Merhaba Dostlar,
Bu yeni bloğumdaki ilk yazımı İngiltere'deki ilk akşamımda yazıyorum.
Türkiye'deki hayatımı bir kenara koyup, yeni ve yabancı bir ülkede yepyeni bir düzen kurmaya çalışmak gerçekten de büyük cesaret istiyormuş.
Evet, başta kendim de dahil bir çok kişiden duyduğum standart cümle;
"Yurtdışında iş bulsam hiç düşünmeden giderim."
Ama tüm samimiyetimle söylüyorum ki, söylendiği kadar kolay olmuyor.
Yada, diğer bir gözlemim üzerinden ilerleyelim.
Çevremde yurtdışında gitmiş olanlar ile, gitmeyi düşünenleri ve düşünmeyenleri ve hatta çekimser olan grupları orantı kurduğum zaman ilginç bir sonuç çıktığını gördüm.
Maalesef erkekler açık ara fark ile yurtdışına gitmeye çekiniyorlar. Ancak kadınlar, kesinlikle ertesi gün bu yolculuğa çıkmaya hazır görünüyorlar.
Ne yazık ki bende konuşup konuşup son anda çekinen ve korkan grup içerisindeymişim onu anladım.
Yolculuk Öncesi - 1.Liverpool Seferi
Öncelikle 2 ay önce geliş ve sonrasında aldığım bu taşınma sürecini anlatayım.
2 ay kadar önce ailemin evrak işleri için beni seçtiler (pikachu) ! Hızlı bir şekilde Almanya aktarmalı Manchester bileti alındı. Ne olabilir ki ?!?!?!
Ama beklentilerimi çok sevimli tutmuşum. Uçağa binince zaten kendi kendinize "ben nereye gidiyorum yahu" diyorsunuz. İçerisi gerçek bir renk ve kültür cümbüşü. Kimse yanlış anlamasın, bende "Alamancı" bir ailenin evladıyım. Ailem 15 sene Almanya'da çalışmış ve emekli olmuş. Ben kendim bizzat orada doğmayı seçtim ( o derece yani ). Ama yani hiç mi çağdaşlaşmak olmaz. Medeniyet dediğimiz tüm dişleri çekilmiş canavara bu kadar mı eziyet edilir.
Toparlarsak eğer, uçağımız kalktı ve kısa bir yolculuktan sonra indi (Tabi ki bir alkış koptu).
Ben en sevimli halimle (ki cidden sevimli bir insanım) havaalanında bir polis görevlisine yaklaşıp "Affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?" dedim. Cevap "Hayır" !!!
Neyse ki yüzsüz bir insanım "Ama soramaya mecburum" diyerek aktarma için nereye gitmem gerektiğini sordum. Sayın polis memuru da sanki ben duvara konuşuyormuşum gibi sadece sağ kolunu kaldırarak işaret etme zahmetine girdi. Kendisine içtenlikle ve sevimli bir şekilde teşekkür ettim.
Koridor ve sonrası gelişmelerin sürecini anlayınca ve bir hayli de vaktim olduğunu görünce ufak tefek bir şeyler atıştırdım. Gezdim, tozdum.
Sonra ..... hmmm.... acılı bölüm geliyor.
Manchester uçağım için güvenlik ve pasaport kontrolüne gideyim dedim. Hataya bak, dönsene eve.
Güvenlik kontrolünde (belki bazılarınız biliyordur) camdan bir kabin oluyor, eşyalarınızı X-ray cihazına koyduktan sonra sizden bu cihaz içine geçmenizi ve camdaki gibi şekil almanızı istiyorlar.
Elbette ben de o kabine herkes gibi girip, şekil neyse elden ve vücudum elverdiğince göstermeye çalıştım. Sonra da efendi gibi kabinin diğer tarafından çıktım.
Anaaa... görevlinin yüzü sert bir biçimde bana bakıyor. Bir bana bir de arkada duran ekrana bakıyor.
Kollarımı kaldırmamı istedi, tabi ki paşa paşa kaldırdım. Elindeki tarayıcı cihaz ve büyük bir sinir ile beni tarıyor. Ama üzerimde ince bir t-shirt olduğu içinde gereksiz yere de bana kızıyor sanki.
Sonra benden ekrana bakmamı istedi. O istesin ben bakmaz mıyım, tabi ki dönüp baktım.
Ekranda akciğer filmimi çekmişler sanki, ciğerlerim kıpkırmız, ve pantolon ceplerim de aynı oranda kırmızı. Sonra yüzümü görevliye çevirince göz göze geldik.
Başka bir zaman ve başka bir mekanda romantik bir müzik bile duyabilirdik o an, ama olmadı.
Benden yan taraftaki bölmeye gelmemi rica etti. Ne demek !
Üstümü başımı , ceplerimi aradılar, ama nafile. En son karşımdakinin sıkkın yüzünü görünce "işte o an geldi, sanırım son safhaya geçiyoruz" dedim kendi kendime ve görevliden gelecek şu sözleri "Lütfen yüzünü kıbleye doğru çevirerek başınızı eğin ve poponuzu kaldırın" demesini ve plastik bir eldivenin sesini bekledim.
Ama görevli sadece ayakkabılarımı çıkarıp vermemi rica etti.
Ardından da geçebileceğimi söyledi. (olmadı ki böyle de, ben kendimi hazırlamıştım oysaki)
Ama ...
Çantam ortalıkta yok! Haydaaa.... yahu şimdi vücut taraması işlemim bitti derken, çantam yok.
Ama ileride başka bir görevli kadın bana hiç gülmeyen gözlerle bakıyor.
Yanına yaklaştım, "Bu sizin çantanız mı?" .... baktım. "Evet" dedim.
Görevli "İçine bakabilir miyim" dedi, "Elbette" dedim.
İçine uzun uzun baktı, sonra onunda karşısında bir ekran var, o da ekrana bakıp bakıp duruyor. Ve hiç memnun görünmüyor.
Ben kendimi belgesellerdeki kokain kaçakçısı gibi hissetmeye başladım. En son ince bir paketi açarak içinden kağıdı çıkarınca ve çantamın üzerine bir kimyasal sıkınca "hah... birazdan nedenini bilmediğim bir uyuşturucudan tutuklanacağım" dedim.
Kağıdı cihaza tuttuktan sonra bana döndü ..... ve.... "çantanız yeni mi?" dedi. (puufffff)
"Evet" dedim. (görevli içinden hayırlı olsun demiştir)
"Peki, gidebilirsiniz. İyi günler" dedi.
Yahu bu kadar da insan gerilmez ki. Kalbim gümbür gümbür ata ata uçağımın kapısının olduğu noktaya kadar gittim. Ve son pasaport kontrol noktasına vardım. Herkes gibi sıraya girerken de içimden "burayı da bir atlatırsam, mutlu mesut içeride biraz gevşerim. Ama daha ne olabilir ki" diyorum.
Diyordum. Cidden de demiştim.
Arkadaş ... tam sıra bana geldi ki yüksekliğini ve kalıbını tarif edemeyeceğim ebatlarda bir polis memuru aniden eliyle önümü kesti. Yok artık.
Pasaport kontrolünü yapan görevli bayan bir bana bir polise bakıyor anlamsızca.
Polis memuru dönüp bana "Özür dilerim" dedi ve pasaport kontrolü bayana Almanca bir kaç cümle söyledi. İçimden "Az önce hata yaptıklarını düşündüler ve beni alması için bu memuru gönderiler" diye düşünüyorum.
Ama polis memurunun arkasında 2 adet Japon duruyor. Wallahi biri animelerdeki seksi sekreterdi. Diğeri de sünepe kalem müdürü kılıklı eleman. Yahu bu kadar mı iyi eleman seçilir diye saf saf bakıyorum tiplere. En son da ise ağır adımlarla yaklaşan bölüm sonu canavarı var. Sinsi, kendini beğenmiş, yarım ağız sırıtan, büyükelçi !
Kanımın çok ısındığı pasaport kontolü memuru kadının yüzündeki hoşnutsuz ifade ve birazcık Almancam ile söylediklerini bir araya getirince şöyle bir cümle kurudum kafamda "Bu capon bey neden sıraya girmiyor herkes gibi", polis memuru "Londra uçağına geç kalmış, evrakları var. Bana kızma boşuna".
Kontrolcü "Evraklarını görmek istiyorum" der gıcıklığın en ucunu yapabilirim edası ile.
Sünepe eleman "buyurun bayan" der ve kalın bir klasörü uzatır.
Kontrolcü bayan klasörün sayfalarını yavaş yavaş çevirirken dönüp büyükelçiye baktım. Adam o kadar rahat ve sakin ki, kesin içinden "hanım hanımmm ... ben uçağa eninde sonunda bineceğim, bu uçak benim için bekliyor zaten" der gibiydi.
Kontrolcü bayan en son olarak bir telefon görüşmesi yapması gerektiğini düşünerek ahizeyi kaldırdı ve bir kaç tuşa bastı .... walla, kendi gözlerimle gördüm.
Ancak, beklentileri karşılayacak bir şeyler duyamamış olacak ki, büyükelçiyi o kapıdan geçmesi için izin verdi. Seksi sekreter ve sünepe memurun yüzündeki zafer ve tatmin hallerini görmenizi isterdim. Mutlu sonlu masajdan yeni çıkmış.
Yarma polis memuru gereksiz gerginlik bitince bana dönüp özür diledi.( altıma kaçıracaktım)
Bende kontrol memuruna pasaportumu verdim ve ışık hızında pasaportumu onaylayıp geri verdi.
Allahım gerçek olamaz yaa... geçtim cidden.
Salonun içerisi bambaşka bir dünya yahu.
Az önceki gergin, stresli ortamdan sonra içeri bir baktım ki, erkekler birer centilmen, kadınlar birer leydi edasında oturmuş sohbet ediyorlar, kitap okuyorlar, sakin sakin takılıyorlar.
Yahu dışarıda kıyamet kopuyor, burası da ne böyle !!!
Bende elimden geldiğince centilmen olurum diyerek boş bir yere oturdum. Yanımda bir Japon bey, elinde Japonca olan bir kitap okuyor. hmm... acaba ne okuyor ???
Yıllarca çevrenizdeki insanlara Zekken yazarsanız ve az da olsa Japoncaya ilginiz olunca Katakana alfabesini okumak biraz kolay oluyor.
Anam .... adam erotik roman okuyormuş. tabi tuzu kuru, çevrede bu kadar Avrupalı adamdan kaç kişi Japonca bilebilir diyerek rahat rahat açmış takılıyor.
Bir ara ayağa kalkınca arka cebinde de "Tenugui" (bir çeşit baş havlusu- kendo da kullanıyoruz mesela) görünce, "yoksa bu da kendo yapıyor mudur?" diyerek yanıma oturduğumda konuşmaya başladım.
Elemana "Cepte tenugui gördüm, spor yapıyor musunuz?" dedim
Japon "Tenugui mi? ahh ... evet, ama spor yapmıyorum. siz nereden biliyorsunuz tenugui'yi?" dedi saf arkadaşım.
"Kendo ve Iaido yapıyorum" dedim ve elindeki kitabı hızlıca ve minik bir panik ile kapattı.
Sonrasında da "ehh ben şuraya bakayım" diyerek benden uzaklaştı ... hehehe
Uçakta da nezaket son sürat sürdü. Herkes sessiz ve sakin ve mutluydu.
Gökyüzünden Britanya adası üzerine doğru yaklaşırken bir anda koca kara parçasının yemyeşil olduğunu fark ediyorsunuz. Elbette ki, ufak tefek koyuluklar (yerleşim noktaları) var, ama bu kadar da yeşil bir kara parçası beklemiyordum.
İngiltere'de bir söz varmış "Bir Sincap İngiltere'nin kuzeyinden güneyine ayağı yere değmeden gidebilir" diye. İşte bunu gökyüzünden bakarken onaylayabilirsiniz.
Bir kaç saat öncesinde yaşadıklarımdan ve onca stresten sonra bu huzurlu uçuşun sona ereceğini bilmek beni tekrar strese soktu. Neden mi ?
Almanya'daki onca güvenlik taraması ve onca gergin ortamdan sonra İngiltere gibi bir ülkede daha da fazlasının olması tabi doğal olur.
Uçak Manchester havaalanına indikten sonra her yere asılmış olan yönlendirme tabelaları (Almanya'nın aksine burada bu gibi tabelalar mevcut) size büyük kolaylık sağlıyor.
Ve neredeyse her yerde kendilerini gösteren görevliler ise yüzlerindeki büyük gülümseme ile sizi yönlendiriyorlar ( sanki tabelalar yetmezmiş gibi ...hıh).
Bir görevli gelenleri dijital turnikelere yönlendiriyor, ilginç.
Pasaportunuzu dijital okuyucuya yerleştiriyorsunuz, ekran bir süre sonra pasaportu kaldırmanızı rica ediyor. ekranın üzerindeki kamera yüzünü tarıyor ve diğer turnike size kollarını açıyor.
eee.... ??? bu kadar mı ?
nasıl yahu ?
eee... ben dışarıdayım şu anda ?!?!?! hani arama tarama ?!?!?!
Evet arkadaşlar bildiğiniz gibi değil ama cidden dışarı çıktım. Çok sinirlendim bir anda. Onca stresi ben boşuna mı yaptım. El emeği göz nuru korkularım da vardı.
Haydaaa... bu kadarı da fazla ama .... dışarıda her yer yemyeşil. Yetmezmiş gibi 2 katlı evden daha yüksek bina da yok, ben şimdi ciddi ciddi gökyüzünü bu kadar rahat mı görüyorum?!?!?
Uzaktan kuzenim güzel bir jest yaparak beni havaalanından almaya gelmişti. Yol boyunca çevreye hayran hayran bakındım. En yoğun (iş çıkışı) saatte bu kadar açık trafik görmeyeli ... hmm.... bi saniye... yok yahu ben hiç böyle açık trafik görmedim walla.
Güzel bir haftayı geçireceğim Liverpool'a geldiğimde çok mutlu oldum. Özellikle eve girince her şey hayal gibi göründü. Son 12 saat içinde yaşadıklarıma artık siz kabus mu dersiniz yoksa kısmetsizlik mi bilemedim.
Liverpool'daki ilk günümde şehir merkezine inmeye karar verdim. Her yeri gezdim, her ara sokağa daldım, herkesi dinledim.
Şansıma Albert Dock'ta (Sahil kısmındaki modern festival alanı ve turistik alışveriş noktası) o hafta ( her iki haftada bir yeni bir etkinlik oluyormuş) "Korsan Etkinliği" varmış. Herkes korsan kıyafetleri içerisinde geziniyordu. Çok keyifli bir etkinlik, renkli dakikalar geçirdiğim bir hatıra oldu.
Müzeleri gezdim; özellikle "World Museum" ve "Liverpool Museum" kesinlikle çok güzeldi.
Her yerde parklar mevcut, özellikle Liverpool'da "Sefton Park" şehrin en büyük ve en güzel parkı olarak biliniyor (henüz gidemedim), ancak diğer önemli ve güzel park olan "Calderstones Park"ı keyif ile gezme şansım oldu. Gerçekten de huzur verici ve muhteşem bir güzellik. Ve şansıma da kuzenin evine 15 dk yürüme mesafesinde oluşu da ayrı bir şanstı.
Müzeler, sahilde yürüyüşler, parkta geçen ve yahu beni de şuraya güzelce gömseler dediğim anlar ve sokak süpürgesi gibi geçen saatler ve günlerden sonra dönüş vakti de yaklaştı.
İnanın insan bu kadar mı ışık hızında stres olur gene, aklımda gene Almanya aktarmasında neler olacak acaba diye binbir çeşit senaryo geçiyordu.
Eşyaları sırt çantasına yerleştirip sabahın köründe kuzen ile Manchester havaalanına gittik. Yahu sabahın cidden körü bu arada, kaç kişi olabilir ki? Ben çok oyalanmadan ve havanın soğundan kaçarım diye içeri giriş yapayım bari dedim. (İyi ki de demişim)
Anam o ne ?!?!? .... içeride bir kuyruk var, zannedersiniz ki tüm Manchester burada sabah buluşmasında. Her yer de görevliler var, biri sizi o tarafa yönlendirmeye çalışıyor, bir diğeri topluluğa uyarılarda bulunuyor. Ama hepsinin elinde de ağzı kilitlenebilir plastik torba ruloları var. Millete sanki satmaya çalışıyorlar.
Neyse, abartmıyorum yaklaşık 1 veya 1,5 saatlik kuyruk sonunda bana da güvenlikten geçmek için sıra geldi (insan inanamıyor o an). Yahu buradan da çabucak geçtim ??? Kesin bunların cihazları bozuk!
Manchester'dan Almanya'ya doğru , daha doğrusu Köln havaalanına doğru süzülmeye başladık.
Ve gene kısa bir uçuştan sonra da yere konduk.
Gene vücut taramasından geçildi (2. şok, gene hızlıca geçtim), gene orada burada vakit öldürmece, yemek yemece, hediyelik eşyalara bakmaca.
Ama vakit yaklaşıyor !
Artık ufak ufak kapıya gideyim ben. Uçağımın kalkacağa bölümün kapısındaki son pasaport kontrolü noktasına geldim ve pasaportumu en sevimli halimle pasaport kontrolü yaban bayana uzattım.
Ufak bir bilgi, ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu gibi aynı zamanda Romanya vatandaşıyım. Ve seyahatim boyunca Romanya pasaportumu kullanıyorum.
Görevli bayan şahsıma bir soru sordu, ve şahsım bu soruyu anlamadı. Aynı bayan soruyu bir kez daha sordu ama şahsım gene soruyu anlayamadı. En sonunda görevli bayan soruyu daha sert ve yüksek sordu. Bu sefer şahsım kendine gelip dünyanın en kötü İngilizcesi nasıl telaffuz edilirdi ve bu ne olabilirdi diye hızlı bir çalışmaya girdi ve sorunun "Where is your destination?" olduğunu keşfetti.
Cevap vereyim derken kadın sözümü kesti ( bak sen ), "Turkey or Romania ?"
Yahu bu kapının arkasındaki uçak Türkiye'ye gidiyorsa ve biletimde aynı şekilde Türkiye içinse, sonuç olarak belli ki ben Türkiye'ye gidiyorum (yani inşallah).
"Turkey" dedim ama sevimli bir şekilde ve azıcıkta ciddi.
Görevli kadından ses çıktı "hmm..." , pasaportuma bakıyor. Sonra da "But you born in Germany" !
eeee.... ben ne yapayım şimdi buna ??? Evet, benim ailem Almanya'da yaşarlarken bir yaramazlık yapıp benim Almanya'da doğmama sebep olmuşlar. Bende tüm soğuk kanlılığımla cevap verdim "Yes" !
Görevli kadın baktı baktı, sonra pasaporta ve bilete baktı baktı. Bence hiç içine sinmedi ama gene de "neyseeeee" diyerek içinden bana evraklarımı geri verdi ve iyi uçuşlar diledi.
Gerçekten anlattıklarımda hiç ama hiç bir abartı yok, hatta bazı noktaları da biraz hafiflettim, ki kazara biri bu yazıyı okursa beni bulupta Almanya'ya sokmamaya çalışmasın diye :)
İnanın uçak kapısında da bir sürü garip anılarım oldu ama burada yazıpta moralinizi bozmak ve kendi milletimizin insanına karşı soğutmak istemiyorum.
Uzun lafın kısası (yok artık daha ne kadar kısa olabilir), bu kısa seyahatim sırasında aldığım bir iş teklifini de eşimin rızasını alaraktan kabul ettim.
Ama döner dönmez dediğim ilk şey "Bir daha Almanya üzerinden aktarmalı gitmem" oldu!
2 Ay Sonra,
Evet, tam iki ay sonra geride güzel bir eş, iki muhteşem kedi, çok sevdiğim ailem ve her zaman yanımda olan dostlarımı bırakıyorum.
1.Liverpool Seferinden geri döndükten sonra, yaşadığım evimi kapattım. İnanın bu kadar çirkin ve rezil bir durum ile kimsenin karşılaşmasını istemem. Hiç kimse böyle bir ev sahibi ve benim çevremdeki komşulara sahip olmamalı.
En zoru evin içindeki eşyalardan kurtulmak oldu. Onca sene gözünüz gibi baktığınız eşyalarınızı bir şekilde elden çıkarmak ve bir dolu para verdiğiniz bu ürünleri yok pahasına bile satamamak çok üzücü oluyor.
Her şeyimi 22 farklı boydaki kartonlara yerleştirdik. Ve ailemin evine istifledik. Sağ olsunlar her konuda çok destek oldular. Aynı şekilde eşimin ailesi de adadaki evlerinin bir katını bu süreçte rahat edelim diye bize açtılar. 2 ayımızı sessiz ve sakin bir adada geçirdik, sanki aynı şekilde olan sessiz ve sakin büyük bir ada ülkesi için önden staj yapmak gibiydi. :)
Son haftam gerçekten de hüzünlü geçti. Dostlarımla vedalaşmalar, kedilerimden ayrı kalacağımı bilmek ve daha yeni evli bir çift olarak eşimden ayrı kalacağımı bilmek çok ama çok yıprattı.
Elimde olsa, ailemi, dostlarımı ve tüm sevdiklerimi de yanımda getirmeyi çok isterdim.
8 yaşında geldiğim Türkiye'den 34 yıl sonra ayrılıyorum. Çocukluğum, ergenliğim, gençliğim, ergenliğim (sanırım bu sürekli tekrarlıyor), bir çok güzel ve kötü anı ile geçen 34 yılın ardından, her şeyi geride bırakarak yeni bir hayat için adım atıyorum.
Tüm destekleri için aileme, sevgili eşime ve dostlarıma çok teşekkür ederim.
2.Liverpool Seferi
THY'den aldığım (ki kesinlikle çok iyi bir karar) direkt uçuş biletim için evde bavul yapmaya çalışıyoruz. Eşim bir yandan yardım ederken, annem de diğer taraftan "şunu da al yanına, bunu da unutma" diyerek kendi öz görevini en iyi şekilde yerine getirerek bavulumu şişirmeye çalışıyor. :)
Ki, biz THY biletimiz var bagaj hakkımız da 30Kg diyerek coşkulu bir şekilde eşya koyuyoruz.
Bir de öğrendik ki, kabin içine laptop alamıyormuş. Laptop dediğin de çantası ve ıvır zıvırıyla 3-4 kg tutuyor. Haydaaa....
Toplam da 2 büyük bavul, 1 büyük sırt çantası kabin içine alırım diye, bir laptop çantası (o da havaalanı güvenliğinden sonra bavula girecek) ve bir tane büyük spor ekipmanı çantası var. Ve hepsinin toplamı 53kg civarı !
Ama ne oldu, iyi niyetli THY personelinin tüm cabalarına rağmen bize bir ekstra bagaj ücreti çıktı .... hmm... ne kadar mı? 155 Euro !
Ben şaşkın, ailem şaşkın. Nasıl bu kadar çıkabilir ki diye memura saf saf bakıyoruz.
Ablam "30kg a rağmen bu kadar az kilo farkına çok almıyor musunuz?" deyince, memur arkadaş "ne 30kg mı?" şaşkınlığı ile "Bagaj hakkınız 20kg" demez mi ?!?!?! der tabi.
Ama ... ama... falan filan derken, olası B planı için yanımda getirdiğim kumaş bir çantaya bazı eşyaları da ayırarak doldurmaya başladık. En son olarak biz bu laptopu ne yaparız derken, memur arkadaşın "laptopu kabine yanınıza alsanıza sözü ile biz ikinci bir şok daha yaşadık.
Bilgi : Bir süre öncesinde bazı olaylar neticesinde ABD ve İngiltere gibi bir kaç ülke karar almışlar ve kabin içine laptop alınmamasını salık vermişler. Ancak geçen süre zarfında ABD bundan vazgeçmiş. Ama İngiltere geçmemiş ... en azından biz öyle sanıyoruz.
Neden mi? .... çünkü THY'den bilet alınca altta koyu koyu yazılarla uyarı var. Laptop kabine alınmaz diye. !!!
Neyse ki, bavul işini de bir şekilde çözdük. puff...
Veda vakti yaklaşınca ve duygu dolu anlar son bulunca pasaport kontrolü için sıraya geçtim. Ve kontrolden sonra ki güvenlik kontrolünden tabi ki ( bu 3. güvenlik kontrolü bu arada).
Sonra ne göreyim, kapı numaram "705" !
Eğer Atatürk havaalanına biraz hakimseniz ve daha öncesinde bu taraflara seyahat ettiyseniz biliyorsunuzdur ama bilmeyenler için (örneğin şahsen ben) bu rakamın bir özelliği yok gibi duruyor.
Ama ..... varmış. Nasıl mı? Atatürk havaalanı o kadar büyük ve uzun ki, bu 700'lü rakamlar başka bir semtte duruyor. Tepedeki kapı bilgilerinin yanında da zarif bir yazı ile 20 dakika yazmışlar mı !?!?!
Ben sırtımda 11 kiloluk çanta, bir omuzumdaki 4 kiloluk laptop çantası ve ayakkabı bağcıklarımda son kontrolden beri açık ve öyle uzunlar ki, ben basmazsam bile sanki yolda yürüyen biri ister istemez basacak gibi etrafa savruluyorlar.
Neyse, uzun bir yolu saçma sapan bir vaziyette ve hızlı adımlarla geçtikten sonra uzaklarda 705 nolu kapının tabelasını görebildim. Tam da içimden "çok şükür" diyecektim ki, tabelanın altındaki gereksiz kalabalığı gördüm.
Gene bir güvenlik taraması var.... arkadaşım bu neden var cidden?!?!?
Koca havaalanında bu 4. güvenlik taraması ve gerçekten saçma artık, bakın komik değil ! bildiğin saçma yani. 2 numaralı güvenlik ekibi (özel güvenlik grubunun kardeşleri) yetmezmiş gibi buraya da kamp kurmuşlar.
Sıra ilerlemek bilmiyor arkadaş. Önde Yunanlı bir çifte kafayı takmışlar. "Sizin dönüş biletiniz yok Türkiye'ye" yahu adam belki oradan memleketine dönecek, belki başka yere gidecek. Uçağın kalkış vakti de yaklaşınca sıradaki kişiler biraz söylendi de, o çifti ayrı bir yerde germek daha mantıklı diyerek sıradan çıkardılar. Bu noktayı da geçtiğiniz de kapı ile aranızdaki 10 metre arasına da bir masa koymayı ihmal etmemişler tabi. önümdeki beyefendinin boynunda asılı duran minicik çantayı arıyorlar !! bakın çantanın ölçüleri cidden küçük ama arıyorlar işte.
Bende koca bir sırt çantası ve laptop çantası var ! ben hayatta bu uçağa binemem eğer o çantayı aradıkları gibi beni de ararlarsa diye düşünüyorum.
Ama bir mucize ve güvenlik bana gülümseyerek "buyurun" dedi ve geçmemi söyledi.
Tabi o kadar sırada geçen zaman ve gereksiz beklemeden sonra uçağımıza kalkan ilk otobüste kaçınca mecburen ikinci otobüsü beklemek gerekti. Ona da binip gidince herkes yerini almış uçak içinde , bir güzel yayılmış koltuklarına ve o güzel el bagajlarını üstte yer alan dolaplara yerleştirmişler. Benim çanta yetim gibi elimde duruyor.
Allah'ın sevdiği kulu olmalıyım ki, o kadar kalabalık uçak içinde tek boş koltuk benim yanımdakiydi.
Çanta da elde kalınca ve diğer uçtaki beyefendi de nazik biri çıkınca çantamı ortadaki boş koltukta kalmasında ısrarcı oldu. Zaten kendisi de "ben seni rahatsız etmem, uyumam gerek" diyerek başı önüne düştü.
Uçağın içi sıcacık, personeli ise gerçekten güler yüzlü ve yardım severdi.
2.Liverpool seferim de böylece başlamış oldu.
En yakında görüşmek dileği ile.
Bu yeni bloğumdaki ilk yazımı İngiltere'deki ilk akşamımda yazıyorum.
Türkiye'deki hayatımı bir kenara koyup, yeni ve yabancı bir ülkede yepyeni bir düzen kurmaya çalışmak gerçekten de büyük cesaret istiyormuş.
Evet, başta kendim de dahil bir çok kişiden duyduğum standart cümle;
"Yurtdışında iş bulsam hiç düşünmeden giderim."
Ama tüm samimiyetimle söylüyorum ki, söylendiği kadar kolay olmuyor.
Yada, diğer bir gözlemim üzerinden ilerleyelim.
Çevremde yurtdışında gitmiş olanlar ile, gitmeyi düşünenleri ve düşünmeyenleri ve hatta çekimser olan grupları orantı kurduğum zaman ilginç bir sonuç çıktığını gördüm.
Maalesef erkekler açık ara fark ile yurtdışına gitmeye çekiniyorlar. Ancak kadınlar, kesinlikle ertesi gün bu yolculuğa çıkmaya hazır görünüyorlar.
Ne yazık ki bende konuşup konuşup son anda çekinen ve korkan grup içerisindeymişim onu anladım.
Yolculuk Öncesi - 1.Liverpool Seferi
Öncelikle 2 ay önce geliş ve sonrasında aldığım bu taşınma sürecini anlatayım.
2 ay kadar önce ailemin evrak işleri için beni seçtiler (pikachu) ! Hızlı bir şekilde Almanya aktarmalı Manchester bileti alındı. Ne olabilir ki ?!?!?!
Ama beklentilerimi çok sevimli tutmuşum. Uçağa binince zaten kendi kendinize "ben nereye gidiyorum yahu" diyorsunuz. İçerisi gerçek bir renk ve kültür cümbüşü. Kimse yanlış anlamasın, bende "Alamancı" bir ailenin evladıyım. Ailem 15 sene Almanya'da çalışmış ve emekli olmuş. Ben kendim bizzat orada doğmayı seçtim ( o derece yani ). Ama yani hiç mi çağdaşlaşmak olmaz. Medeniyet dediğimiz tüm dişleri çekilmiş canavara bu kadar mı eziyet edilir.
Toparlarsak eğer, uçağımız kalktı ve kısa bir yolculuktan sonra indi (Tabi ki bir alkış koptu).
Ben en sevimli halimle (ki cidden sevimli bir insanım) havaalanında bir polis görevlisine yaklaşıp "Affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?" dedim. Cevap "Hayır" !!!
Neyse ki yüzsüz bir insanım "Ama soramaya mecburum" diyerek aktarma için nereye gitmem gerektiğini sordum. Sayın polis memuru da sanki ben duvara konuşuyormuşum gibi sadece sağ kolunu kaldırarak işaret etme zahmetine girdi. Kendisine içtenlikle ve sevimli bir şekilde teşekkür ettim.
Koridor ve sonrası gelişmelerin sürecini anlayınca ve bir hayli de vaktim olduğunu görünce ufak tefek bir şeyler atıştırdım. Gezdim, tozdum.
Sonra ..... hmmm.... acılı bölüm geliyor.
Manchester uçağım için güvenlik ve pasaport kontrolüne gideyim dedim. Hataya bak, dönsene eve.
Güvenlik kontrolünde (belki bazılarınız biliyordur) camdan bir kabin oluyor, eşyalarınızı X-ray cihazına koyduktan sonra sizden bu cihaz içine geçmenizi ve camdaki gibi şekil almanızı istiyorlar.
Elbette ben de o kabine herkes gibi girip, şekil neyse elden ve vücudum elverdiğince göstermeye çalıştım. Sonra da efendi gibi kabinin diğer tarafından çıktım.
Anaaa... görevlinin yüzü sert bir biçimde bana bakıyor. Bir bana bir de arkada duran ekrana bakıyor.
Kollarımı kaldırmamı istedi, tabi ki paşa paşa kaldırdım. Elindeki tarayıcı cihaz ve büyük bir sinir ile beni tarıyor. Ama üzerimde ince bir t-shirt olduğu içinde gereksiz yere de bana kızıyor sanki.
Sonra benden ekrana bakmamı istedi. O istesin ben bakmaz mıyım, tabi ki dönüp baktım.
Ekranda akciğer filmimi çekmişler sanki, ciğerlerim kıpkırmız, ve pantolon ceplerim de aynı oranda kırmızı. Sonra yüzümü görevliye çevirince göz göze geldik.
Başka bir zaman ve başka bir mekanda romantik bir müzik bile duyabilirdik o an, ama olmadı.
Benden yan taraftaki bölmeye gelmemi rica etti. Ne demek !
Üstümü başımı , ceplerimi aradılar, ama nafile. En son karşımdakinin sıkkın yüzünü görünce "işte o an geldi, sanırım son safhaya geçiyoruz" dedim kendi kendime ve görevliden gelecek şu sözleri "Lütfen yüzünü kıbleye doğru çevirerek başınızı eğin ve poponuzu kaldırın" demesini ve plastik bir eldivenin sesini bekledim.
Ama görevli sadece ayakkabılarımı çıkarıp vermemi rica etti.
Ardından da geçebileceğimi söyledi. (olmadı ki böyle de, ben kendimi hazırlamıştım oysaki)
Ama ...
Çantam ortalıkta yok! Haydaaa.... yahu şimdi vücut taraması işlemim bitti derken, çantam yok.
Ama ileride başka bir görevli kadın bana hiç gülmeyen gözlerle bakıyor.
Yanına yaklaştım, "Bu sizin çantanız mı?" .... baktım. "Evet" dedim.
Görevli "İçine bakabilir miyim" dedi, "Elbette" dedim.
İçine uzun uzun baktı, sonra onunda karşısında bir ekran var, o da ekrana bakıp bakıp duruyor. Ve hiç memnun görünmüyor.
Ben kendimi belgesellerdeki kokain kaçakçısı gibi hissetmeye başladım. En son ince bir paketi açarak içinden kağıdı çıkarınca ve çantamın üzerine bir kimyasal sıkınca "hah... birazdan nedenini bilmediğim bir uyuşturucudan tutuklanacağım" dedim.
Kağıdı cihaza tuttuktan sonra bana döndü ..... ve.... "çantanız yeni mi?" dedi. (puufffff)
"Evet" dedim. (görevli içinden hayırlı olsun demiştir)
"Peki, gidebilirsiniz. İyi günler" dedi.
Yahu bu kadar da insan gerilmez ki. Kalbim gümbür gümbür ata ata uçağımın kapısının olduğu noktaya kadar gittim. Ve son pasaport kontrol noktasına vardım. Herkes gibi sıraya girerken de içimden "burayı da bir atlatırsam, mutlu mesut içeride biraz gevşerim. Ama daha ne olabilir ki" diyorum.
Diyordum. Cidden de demiştim.
Arkadaş ... tam sıra bana geldi ki yüksekliğini ve kalıbını tarif edemeyeceğim ebatlarda bir polis memuru aniden eliyle önümü kesti. Yok artık.
Pasaport kontrolünü yapan görevli bayan bir bana bir polise bakıyor anlamsızca.
Polis memuru dönüp bana "Özür dilerim" dedi ve pasaport kontrolü bayana Almanca bir kaç cümle söyledi. İçimden "Az önce hata yaptıklarını düşündüler ve beni alması için bu memuru gönderiler" diye düşünüyorum.
Ama polis memurunun arkasında 2 adet Japon duruyor. Wallahi biri animelerdeki seksi sekreterdi. Diğeri de sünepe kalem müdürü kılıklı eleman. Yahu bu kadar mı iyi eleman seçilir diye saf saf bakıyorum tiplere. En son da ise ağır adımlarla yaklaşan bölüm sonu canavarı var. Sinsi, kendini beğenmiş, yarım ağız sırıtan, büyükelçi !
Kanımın çok ısındığı pasaport kontolü memuru kadının yüzündeki hoşnutsuz ifade ve birazcık Almancam ile söylediklerini bir araya getirince şöyle bir cümle kurudum kafamda "Bu capon bey neden sıraya girmiyor herkes gibi", polis memuru "Londra uçağına geç kalmış, evrakları var. Bana kızma boşuna".
Kontrolcü "Evraklarını görmek istiyorum" der gıcıklığın en ucunu yapabilirim edası ile.
Sünepe eleman "buyurun bayan" der ve kalın bir klasörü uzatır.
Kontrolcü bayan klasörün sayfalarını yavaş yavaş çevirirken dönüp büyükelçiye baktım. Adam o kadar rahat ve sakin ki, kesin içinden "hanım hanımmm ... ben uçağa eninde sonunda bineceğim, bu uçak benim için bekliyor zaten" der gibiydi.
Kontrolcü bayan en son olarak bir telefon görüşmesi yapması gerektiğini düşünerek ahizeyi kaldırdı ve bir kaç tuşa bastı .... walla, kendi gözlerimle gördüm.
Ancak, beklentileri karşılayacak bir şeyler duyamamış olacak ki, büyükelçiyi o kapıdan geçmesi için izin verdi. Seksi sekreter ve sünepe memurun yüzündeki zafer ve tatmin hallerini görmenizi isterdim. Mutlu sonlu masajdan yeni çıkmış.
Yarma polis memuru gereksiz gerginlik bitince bana dönüp özür diledi.( altıma kaçıracaktım)
Bende kontrol memuruna pasaportumu verdim ve ışık hızında pasaportumu onaylayıp geri verdi.
Allahım gerçek olamaz yaa... geçtim cidden.
Salonun içerisi bambaşka bir dünya yahu.
Az önceki gergin, stresli ortamdan sonra içeri bir baktım ki, erkekler birer centilmen, kadınlar birer leydi edasında oturmuş sohbet ediyorlar, kitap okuyorlar, sakin sakin takılıyorlar.
Yahu dışarıda kıyamet kopuyor, burası da ne böyle !!!
Bende elimden geldiğince centilmen olurum diyerek boş bir yere oturdum. Yanımda bir Japon bey, elinde Japonca olan bir kitap okuyor. hmm... acaba ne okuyor ???
Yıllarca çevrenizdeki insanlara Zekken yazarsanız ve az da olsa Japoncaya ilginiz olunca Katakana alfabesini okumak biraz kolay oluyor.
Anam .... adam erotik roman okuyormuş. tabi tuzu kuru, çevrede bu kadar Avrupalı adamdan kaç kişi Japonca bilebilir diyerek rahat rahat açmış takılıyor.
Bir ara ayağa kalkınca arka cebinde de "Tenugui" (bir çeşit baş havlusu- kendo da kullanıyoruz mesela) görünce, "yoksa bu da kendo yapıyor mudur?" diyerek yanıma oturduğumda konuşmaya başladım.
Elemana "Cepte tenugui gördüm, spor yapıyor musunuz?" dedim
Japon "Tenugui mi? ahh ... evet, ama spor yapmıyorum. siz nereden biliyorsunuz tenugui'yi?" dedi saf arkadaşım.
"Kendo ve Iaido yapıyorum" dedim ve elindeki kitabı hızlıca ve minik bir panik ile kapattı.
Sonrasında da "ehh ben şuraya bakayım" diyerek benden uzaklaştı ... hehehe
Uçakta da nezaket son sürat sürdü. Herkes sessiz ve sakin ve mutluydu.
Gökyüzünden Britanya adası üzerine doğru yaklaşırken bir anda koca kara parçasının yemyeşil olduğunu fark ediyorsunuz. Elbette ki, ufak tefek koyuluklar (yerleşim noktaları) var, ama bu kadar da yeşil bir kara parçası beklemiyordum.
İngiltere'de bir söz varmış "Bir Sincap İngiltere'nin kuzeyinden güneyine ayağı yere değmeden gidebilir" diye. İşte bunu gökyüzünden bakarken onaylayabilirsiniz.
Bir kaç saat öncesinde yaşadıklarımdan ve onca stresten sonra bu huzurlu uçuşun sona ereceğini bilmek beni tekrar strese soktu. Neden mi ?
Almanya'daki onca güvenlik taraması ve onca gergin ortamdan sonra İngiltere gibi bir ülkede daha da fazlasının olması tabi doğal olur.
Uçak Manchester havaalanına indikten sonra her yere asılmış olan yönlendirme tabelaları (Almanya'nın aksine burada bu gibi tabelalar mevcut) size büyük kolaylık sağlıyor.
Ve neredeyse her yerde kendilerini gösteren görevliler ise yüzlerindeki büyük gülümseme ile sizi yönlendiriyorlar ( sanki tabelalar yetmezmiş gibi ...hıh).
Bir görevli gelenleri dijital turnikelere yönlendiriyor, ilginç.
Pasaportunuzu dijital okuyucuya yerleştiriyorsunuz, ekran bir süre sonra pasaportu kaldırmanızı rica ediyor. ekranın üzerindeki kamera yüzünü tarıyor ve diğer turnike size kollarını açıyor.
eee.... ??? bu kadar mı ?
nasıl yahu ?
eee... ben dışarıdayım şu anda ?!?!?! hani arama tarama ?!?!?!
Evet arkadaşlar bildiğiniz gibi değil ama cidden dışarı çıktım. Çok sinirlendim bir anda. Onca stresi ben boşuna mı yaptım. El emeği göz nuru korkularım da vardı.
Haydaaa... bu kadarı da fazla ama .... dışarıda her yer yemyeşil. Yetmezmiş gibi 2 katlı evden daha yüksek bina da yok, ben şimdi ciddi ciddi gökyüzünü bu kadar rahat mı görüyorum?!?!?
Uzaktan kuzenim güzel bir jest yaparak beni havaalanından almaya gelmişti. Yol boyunca çevreye hayran hayran bakındım. En yoğun (iş çıkışı) saatte bu kadar açık trafik görmeyeli ... hmm.... bi saniye... yok yahu ben hiç böyle açık trafik görmedim walla.
Güzel bir haftayı geçireceğim Liverpool'a geldiğimde çok mutlu oldum. Özellikle eve girince her şey hayal gibi göründü. Son 12 saat içinde yaşadıklarıma artık siz kabus mu dersiniz yoksa kısmetsizlik mi bilemedim.
Liverpool'daki ilk günümde şehir merkezine inmeye karar verdim. Her yeri gezdim, her ara sokağa daldım, herkesi dinledim.
Şansıma Albert Dock'ta (Sahil kısmındaki modern festival alanı ve turistik alışveriş noktası) o hafta ( her iki haftada bir yeni bir etkinlik oluyormuş) "Korsan Etkinliği" varmış. Herkes korsan kıyafetleri içerisinde geziniyordu. Çok keyifli bir etkinlik, renkli dakikalar geçirdiğim bir hatıra oldu.
Müzeleri gezdim; özellikle "World Museum" ve "Liverpool Museum" kesinlikle çok güzeldi.
Her yerde parklar mevcut, özellikle Liverpool'da "Sefton Park" şehrin en büyük ve en güzel parkı olarak biliniyor (henüz gidemedim), ancak diğer önemli ve güzel park olan "Calderstones Park"ı keyif ile gezme şansım oldu. Gerçekten de huzur verici ve muhteşem bir güzellik. Ve şansıma da kuzenin evine 15 dk yürüme mesafesinde oluşu da ayrı bir şanstı.
Müzeler, sahilde yürüyüşler, parkta geçen ve yahu beni de şuraya güzelce gömseler dediğim anlar ve sokak süpürgesi gibi geçen saatler ve günlerden sonra dönüş vakti de yaklaştı.
İnanın insan bu kadar mı ışık hızında stres olur gene, aklımda gene Almanya aktarmasında neler olacak acaba diye binbir çeşit senaryo geçiyordu.
Eşyaları sırt çantasına yerleştirip sabahın köründe kuzen ile Manchester havaalanına gittik. Yahu sabahın cidden körü bu arada, kaç kişi olabilir ki? Ben çok oyalanmadan ve havanın soğundan kaçarım diye içeri giriş yapayım bari dedim. (İyi ki de demişim)
Anam o ne ?!?!? .... içeride bir kuyruk var, zannedersiniz ki tüm Manchester burada sabah buluşmasında. Her yer de görevliler var, biri sizi o tarafa yönlendirmeye çalışıyor, bir diğeri topluluğa uyarılarda bulunuyor. Ama hepsinin elinde de ağzı kilitlenebilir plastik torba ruloları var. Millete sanki satmaya çalışıyorlar.
Neyse, abartmıyorum yaklaşık 1 veya 1,5 saatlik kuyruk sonunda bana da güvenlikten geçmek için sıra geldi (insan inanamıyor o an). Yahu buradan da çabucak geçtim ??? Kesin bunların cihazları bozuk!
Manchester'dan Almanya'ya doğru , daha doğrusu Köln havaalanına doğru süzülmeye başladık.
Ve gene kısa bir uçuştan sonra da yere konduk.
Gene vücut taramasından geçildi (2. şok, gene hızlıca geçtim), gene orada burada vakit öldürmece, yemek yemece, hediyelik eşyalara bakmaca.
Ama vakit yaklaşıyor !
Artık ufak ufak kapıya gideyim ben. Uçağımın kalkacağa bölümün kapısındaki son pasaport kontrolü noktasına geldim ve pasaportumu en sevimli halimle pasaport kontrolü yaban bayana uzattım.
Ufak bir bilgi, ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu gibi aynı zamanda Romanya vatandaşıyım. Ve seyahatim boyunca Romanya pasaportumu kullanıyorum.
Görevli bayan şahsıma bir soru sordu, ve şahsım bu soruyu anlamadı. Aynı bayan soruyu bir kez daha sordu ama şahsım gene soruyu anlayamadı. En sonunda görevli bayan soruyu daha sert ve yüksek sordu. Bu sefer şahsım kendine gelip dünyanın en kötü İngilizcesi nasıl telaffuz edilirdi ve bu ne olabilirdi diye hızlı bir çalışmaya girdi ve sorunun "Where is your destination?" olduğunu keşfetti.
Cevap vereyim derken kadın sözümü kesti ( bak sen ), "Turkey or Romania ?"
Yahu bu kapının arkasındaki uçak Türkiye'ye gidiyorsa ve biletimde aynı şekilde Türkiye içinse, sonuç olarak belli ki ben Türkiye'ye gidiyorum (yani inşallah).
"Turkey" dedim ama sevimli bir şekilde ve azıcıkta ciddi.
Görevli kadından ses çıktı "hmm..." , pasaportuma bakıyor. Sonra da "But you born in Germany" !
eeee.... ben ne yapayım şimdi buna ??? Evet, benim ailem Almanya'da yaşarlarken bir yaramazlık yapıp benim Almanya'da doğmama sebep olmuşlar. Bende tüm soğuk kanlılığımla cevap verdim "Yes" !
Görevli kadın baktı baktı, sonra pasaporta ve bilete baktı baktı. Bence hiç içine sinmedi ama gene de "neyseeeee" diyerek içinden bana evraklarımı geri verdi ve iyi uçuşlar diledi.
Gerçekten anlattıklarımda hiç ama hiç bir abartı yok, hatta bazı noktaları da biraz hafiflettim, ki kazara biri bu yazıyı okursa beni bulupta Almanya'ya sokmamaya çalışmasın diye :)
İnanın uçak kapısında da bir sürü garip anılarım oldu ama burada yazıpta moralinizi bozmak ve kendi milletimizin insanına karşı soğutmak istemiyorum.
Uzun lafın kısası (yok artık daha ne kadar kısa olabilir), bu kısa seyahatim sırasında aldığım bir iş teklifini de eşimin rızasını alaraktan kabul ettim.
Ama döner dönmez dediğim ilk şey "Bir daha Almanya üzerinden aktarmalı gitmem" oldu!
2 Ay Sonra,
Evet, tam iki ay sonra geride güzel bir eş, iki muhteşem kedi, çok sevdiğim ailem ve her zaman yanımda olan dostlarımı bırakıyorum.
1.Liverpool Seferinden geri döndükten sonra, yaşadığım evimi kapattım. İnanın bu kadar çirkin ve rezil bir durum ile kimsenin karşılaşmasını istemem. Hiç kimse böyle bir ev sahibi ve benim çevremdeki komşulara sahip olmamalı.
En zoru evin içindeki eşyalardan kurtulmak oldu. Onca sene gözünüz gibi baktığınız eşyalarınızı bir şekilde elden çıkarmak ve bir dolu para verdiğiniz bu ürünleri yok pahasına bile satamamak çok üzücü oluyor.
Her şeyimi 22 farklı boydaki kartonlara yerleştirdik. Ve ailemin evine istifledik. Sağ olsunlar her konuda çok destek oldular. Aynı şekilde eşimin ailesi de adadaki evlerinin bir katını bu süreçte rahat edelim diye bize açtılar. 2 ayımızı sessiz ve sakin bir adada geçirdik, sanki aynı şekilde olan sessiz ve sakin büyük bir ada ülkesi için önden staj yapmak gibiydi. :)
Son haftam gerçekten de hüzünlü geçti. Dostlarımla vedalaşmalar, kedilerimden ayrı kalacağımı bilmek ve daha yeni evli bir çift olarak eşimden ayrı kalacağımı bilmek çok ama çok yıprattı.
Elimde olsa, ailemi, dostlarımı ve tüm sevdiklerimi de yanımda getirmeyi çok isterdim.
8 yaşında geldiğim Türkiye'den 34 yıl sonra ayrılıyorum. Çocukluğum, ergenliğim, gençliğim, ergenliğim (sanırım bu sürekli tekrarlıyor), bir çok güzel ve kötü anı ile geçen 34 yılın ardından, her şeyi geride bırakarak yeni bir hayat için adım atıyorum.
Tüm destekleri için aileme, sevgili eşime ve dostlarıma çok teşekkür ederim.
2.Liverpool Seferi
THY'den aldığım (ki kesinlikle çok iyi bir karar) direkt uçuş biletim için evde bavul yapmaya çalışıyoruz. Eşim bir yandan yardım ederken, annem de diğer taraftan "şunu da al yanına, bunu da unutma" diyerek kendi öz görevini en iyi şekilde yerine getirerek bavulumu şişirmeye çalışıyor. :)
Ki, biz THY biletimiz var bagaj hakkımız da 30Kg diyerek coşkulu bir şekilde eşya koyuyoruz.
Bir de öğrendik ki, kabin içine laptop alamıyormuş. Laptop dediğin de çantası ve ıvır zıvırıyla 3-4 kg tutuyor. Haydaaa....
Toplam da 2 büyük bavul, 1 büyük sırt çantası kabin içine alırım diye, bir laptop çantası (o da havaalanı güvenliğinden sonra bavula girecek) ve bir tane büyük spor ekipmanı çantası var. Ve hepsinin toplamı 53kg civarı !
Ama ne oldu, iyi niyetli THY personelinin tüm cabalarına rağmen bize bir ekstra bagaj ücreti çıktı .... hmm... ne kadar mı? 155 Euro !
Ben şaşkın, ailem şaşkın. Nasıl bu kadar çıkabilir ki diye memura saf saf bakıyoruz.
Ablam "30kg a rağmen bu kadar az kilo farkına çok almıyor musunuz?" deyince, memur arkadaş "ne 30kg mı?" şaşkınlığı ile "Bagaj hakkınız 20kg" demez mi ?!?!?! der tabi.
Ama ... ama... falan filan derken, olası B planı için yanımda getirdiğim kumaş bir çantaya bazı eşyaları da ayırarak doldurmaya başladık. En son olarak biz bu laptopu ne yaparız derken, memur arkadaşın "laptopu kabine yanınıza alsanıza sözü ile biz ikinci bir şok daha yaşadık.
Bilgi : Bir süre öncesinde bazı olaylar neticesinde ABD ve İngiltere gibi bir kaç ülke karar almışlar ve kabin içine laptop alınmamasını salık vermişler. Ancak geçen süre zarfında ABD bundan vazgeçmiş. Ama İngiltere geçmemiş ... en azından biz öyle sanıyoruz.
Neden mi? .... çünkü THY'den bilet alınca altta koyu koyu yazılarla uyarı var. Laptop kabine alınmaz diye. !!!
Neyse ki, bavul işini de bir şekilde çözdük. puff...
Veda vakti yaklaşınca ve duygu dolu anlar son bulunca pasaport kontrolü için sıraya geçtim. Ve kontrolden sonra ki güvenlik kontrolünden tabi ki ( bu 3. güvenlik kontrolü bu arada).
Sonra ne göreyim, kapı numaram "705" !
Eğer Atatürk havaalanına biraz hakimseniz ve daha öncesinde bu taraflara seyahat ettiyseniz biliyorsunuzdur ama bilmeyenler için (örneğin şahsen ben) bu rakamın bir özelliği yok gibi duruyor.
Ama ..... varmış. Nasıl mı? Atatürk havaalanı o kadar büyük ve uzun ki, bu 700'lü rakamlar başka bir semtte duruyor. Tepedeki kapı bilgilerinin yanında da zarif bir yazı ile 20 dakika yazmışlar mı !?!?!
Ben sırtımda 11 kiloluk çanta, bir omuzumdaki 4 kiloluk laptop çantası ve ayakkabı bağcıklarımda son kontrolden beri açık ve öyle uzunlar ki, ben basmazsam bile sanki yolda yürüyen biri ister istemez basacak gibi etrafa savruluyorlar.
Neyse, uzun bir yolu saçma sapan bir vaziyette ve hızlı adımlarla geçtikten sonra uzaklarda 705 nolu kapının tabelasını görebildim. Tam da içimden "çok şükür" diyecektim ki, tabelanın altındaki gereksiz kalabalığı gördüm.
Gene bir güvenlik taraması var.... arkadaşım bu neden var cidden?!?!?
Koca havaalanında bu 4. güvenlik taraması ve gerçekten saçma artık, bakın komik değil ! bildiğin saçma yani. 2 numaralı güvenlik ekibi (özel güvenlik grubunun kardeşleri) yetmezmiş gibi buraya da kamp kurmuşlar.
Sıra ilerlemek bilmiyor arkadaş. Önde Yunanlı bir çifte kafayı takmışlar. "Sizin dönüş biletiniz yok Türkiye'ye" yahu adam belki oradan memleketine dönecek, belki başka yere gidecek. Uçağın kalkış vakti de yaklaşınca sıradaki kişiler biraz söylendi de, o çifti ayrı bir yerde germek daha mantıklı diyerek sıradan çıkardılar. Bu noktayı da geçtiğiniz de kapı ile aranızdaki 10 metre arasına da bir masa koymayı ihmal etmemişler tabi. önümdeki beyefendinin boynunda asılı duran minicik çantayı arıyorlar !! bakın çantanın ölçüleri cidden küçük ama arıyorlar işte.
Bende koca bir sırt çantası ve laptop çantası var ! ben hayatta bu uçağa binemem eğer o çantayı aradıkları gibi beni de ararlarsa diye düşünüyorum.
Ama bir mucize ve güvenlik bana gülümseyerek "buyurun" dedi ve geçmemi söyledi.
Tabi o kadar sırada geçen zaman ve gereksiz beklemeden sonra uçağımıza kalkan ilk otobüste kaçınca mecburen ikinci otobüsü beklemek gerekti. Ona da binip gidince herkes yerini almış uçak içinde , bir güzel yayılmış koltuklarına ve o güzel el bagajlarını üstte yer alan dolaplara yerleştirmişler. Benim çanta yetim gibi elimde duruyor.
Allah'ın sevdiği kulu olmalıyım ki, o kadar kalabalık uçak içinde tek boş koltuk benim yanımdakiydi.
Çanta da elde kalınca ve diğer uçtaki beyefendi de nazik biri çıkınca çantamı ortadaki boş koltukta kalmasında ısrarcı oldu. Zaten kendisi de "ben seni rahatsız etmem, uyumam gerek" diyerek başı önüne düştü.
Uçağın içi sıcacık, personeli ise gerçekten güler yüzlü ve yardım severdi.
2.Liverpool seferim de böylece başlamış oldu.
En yakında görüşmek dileği ile.
Akın hocam takipteyiz, yazmaya devam edin lütfen :)
YanıtlaSil